26 Ekim 2007 Cuma

OFFFFFFF

Sevincim kursağımda kaldı diye bir deyim vardır. Şimdi tamda o durumdayım. Burcum Busem ve Babam gelemiyor oysa ne hayaller kurmuştum onları çok özlemiştim ve sarıp sarmalayacak gözümün önümden ayırmayacaktım onları Bir kaç saat önce internetten bileti alırken ki yaşadığım sevinç kadar sonrasında alınan biletleri açığa almak da bi o kadar üzdü beni. Ne diyeyim sağlık olsun İzmir =Ankara harfleri bile birbirinden farklı

KIZLARIM GELİYOR

Şu an ki duyduğum sevincin mutluluğun tarifi yok. Çünkü burcum busem ve babam geliyor. Hemde bu akşam. Besteye söylemek için sabırsızlanıyorum. Nasıl özlemişti nasıl mutlu olacak bebeğim. Keşke annemlerde gelseydi ama olsun bunada şükür. Şimdi kızlarımın istediği parfümleri almaya gidiyorum.

25 Ekim 2007 Perşembe

YENİ GÜN

Yeni bir güne daha başladık . Yeni umutlarla yeni sevinçlerle. Her gün olduğu gibi bugünde aynı umutla uyandım ben. 8 yıldır her sabah içimde belki bu gün dediğim , her akşam yatarken bu gün de olmadı belki yarın dediğim umudumla. İçim umut dolu, hep aynı isteğin umuduyla dolu. İzmire taşınma umudu Onurun tayininin İzmir e çıkması umudu Ümitsiz yaşanmıyorki . Galiba hayat benim bu umuduma pek sıcak bakmıyor. Aslında eşimin 10/08/07 tarihinde Fethiye ye tatile giderken tayini çıktı. Kızlarda bizim yanımızdaydı. Onurun belli etmemeye çalışarak konuşmasından üçümüzde anlamıştık. Bestoşum daha küçük olduğu için anlayamadı. Kızlarımla aynı arabanın içinde mesajlaştık acaba nereye çıktı tayinimiz acaba kuşadasımı acaba çeşme mi yoksa asıl istediğim İzmir mi diye. O an sorsamda cevabını alamdım onur dan önemli bir şey değil işle ilgili cevabını aldım . Fakat içim daha bir umutluydu o gün sanki kafesinden kuşu çıkarıp benim içime koymuşlar ve o kuş orada dışarı çıkmak için delicesine kanat çırpıyordu. 2 saat boyunca aynı kuş kalbimde çırpındı sonundada kuşum hava alamadı içeride.
Dün bestoşum aşı oldu. Okuldaki ilk aşısında yanında olabilmek için izin aldım. Aşı olurken yetişemedim ama beni gördüğündeki gözünde beliren pırıltıyı ömür boyunca unutamam. Bestoşum Eve giderken en can alıcı konuyu tayinimizn çıkıpta kabul etmediğimiz havalandıramadığımız kuşumuzun aynı havasızlıkla boğulmasına sebeb olan bir şey söyledi. Anne iyiki aşı olmuşum çünkü kreşe gitmeyeceğim seninle evdeyiz bu gün. Boğazım düğümlendi konuşamadım bir an . Annecim hafta sonu birlikteyiz ama diyebildim sadece.Ne kadar faydalı oldum bilemiyorum.

23 Ekim 2007 Salı

Hasret

Uzağın Adı kardeşim Uzağın adı hasretSevdanın adı uzakÖzlem’e bağışıklık kazanamamışım halaHala canımı yakıyorGittiğin gün gibiSabır nedir ve nerelerde kullanılırVe neden bende hiç bulunmazNeden öznesi sen olan cümlelere yerleştirmek yasakNeden senli sözcükler gözlerime yakın ellerimden uzakBir yaz yağmuru kısacıkYa da uzun bir geceHer ikisi de sen demekBenim sözlüğümdeAramız tonlarca asfalt uzakSesin gerçek değilGözlerin gerçek değilSen hayalsin uzaktaVardığım son şehrin adısın senHiçbir yere ait olmayan bir gezgindim olsam olsam benSabahımın adısın senKocaman bir sevdaKocaman gözlerde.

Sevmek

İnsanlığı bilir insan severiz, bize taş atana biz gül veririzBizim sözümüz doğruya doğru, yönümüz her zaman insana doğruCümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen

Özlem

Evet can dostum,arkadasim,kardesim. Evet dert ortagim,sirdasim. Seni ozledim,hemde cok ozledim. Simdi yanimda olsan. Basini omuzuma dayasan. Anlatsan,anlatsan,anlatsan. Ve ben dinlesem,dinlesem. Bir soylesem,bir dinlesem. Sonra,dur -,dur..: Basimi omzuna yaslayip aglasam. Hickira,hickira aglasam. Seni,bir defa'da ben aglayarak sasirtsam. Duyar gibiyim sesini... -Ne oluyor arkadasim,senki demir yurekli; Bir okadar'da omur yurekli sen. Senki hep gulen,senki hepimizin derdini dinleyen. Ve sonunda...Hatasiyla,sevabiyla gunahiyla: Herkesi sevmeliyiz diyen sen. Evet Ayten,evet ben! Hani bana yillardir... Seviyorsun ama birde kendin icin. kendi benligin icin sev demistin ya. Iste arkadasim ben kendim icin sevmeyi basaramadim. Iyi bir ogrenci,iyi bir anne,iyi bir isletmeci. Bunlari basardim ama... Senin onerini basaramadim. Iste onun icin agliyorum desem. Bana ne dersin? Beni ayiplarmisin,kinarmisin? Yoksa sarilip eskisi gibi; Sende ilk defa benim icin aglarmisin?

22 Ekim 2007 Pazartesi

Kınıyorum

Terörden çeken yurdumun vatandaşlarıyız.Hissettiğim acının tarifi yok Şiddetle kınıyorum ve lanetliyorum. Terörün, bu tür saldırıların tolore edilecek bir yanı yoktur. Terör her yerde kınanmalı ve en kısa sürede yok edilmelidir. Nedir şehitlerimizin suçu güzel vatanımızın evlatları olmakmı . İnsanlar elini vicdanına koysunlar nasıl büyütüyoruz nelerden feragat ediyoruz ne mücadeleler veriyoruz yavrularımızı büyütmek için. Neden hainler gelip şehit etsinler diyemi. Herkesin önceliklede şehitlerimizin ailelerinin başı sağolsun.

Sevgi

Bizler bitki gibiyiz. Bitkiler güneş sayesinde fotosentez yapıyor. Bizlerse yüreğimizdeki sevgi sayesinde içimizdekini dışımıza yansıtıyoruz

21 Ekim 2007 Pazar

Egenin İki Yakası

Tarih yazıyor elbette
Nedenlerini.
Rum''lara göre
Küçük Asya felaketi
Bizim içinse
Özgürlüğün bedeli.
Kim ne derse desin
Sinsice olmadı gidişleri.
Ne kurşun
Ne ölüm
Yürüdüler usulca
Yakıp gölgelerini.

Umutlar
Mübadil türkülerle dudaklardan
Savrulurken rüzgara.
Karşılarında derya
İrili ufaklı bir tutam ada
Ve gökyüzünden dökülen
Yıldız kırıntıları kaldı avuçlarında.

Ne mal, ne mülk
Bir yangındı özgürlük.
Kadere boyun eğmişçesine
Yürüdüler denizin ötesine.
Güneş yine doğacak elbette
Gecelerse karanlık
Dramsa dram
Ama yaşam
Ege''nin ardındaydı artık.

Onca yıldır Ay hala
Doğar Ayvalık sırtlarında.
Yıldızsa
Midilli dağlarından
Kayar hilalin kucağına.
Gökkuşağının
Bir ayağı ordaysa
Bir ayağı da burda.
Gün Her iki tarafta da
Batar mavinin alazında.

Saksıda sardunyalar
Ve ulu orta akşam sefaları
Her iki yakanın da
Yansır aynalarına.
Lodos vurdukça
Ayvalık kıyılarına
Tutuşur yakamozlar
Mübadil umutlarla.
Zeytin dallarının
Gölgesi vurur sonra
Ada kuytularına.

Köpük köpük dalgalarla
Sırıtırken Poseidon
Belki de ortaktır hissettiğimiz.
Aramız bir avuç deniz
İçinde yüzen Ortak gölgelerimiz.

Biz fırtınaya
Biz yağmura
Komşuyuz ya, bakma.
Zaman zaman anlaşamasak da
Denizin tuzuna
Kışın ayazına da
Ortağız aslında.

Ne gözyaşının
Rengi farklı
Ne de dil''i özlemin.
Dalgalar
Vurdukça kıyılara
Hep aynı şarkıyı söyler
Farkına varmasak da.

Ege
Ay ışığını bağrında yakan
Mehtabın özlemiyle
Salınırken arada,
Hep ıslanan İnsanlar olacaksa.
Varsın tutuşsun
Güneş Hasret şarkılarıyla
Mülteci ufuklarda...

H Hikmet Esen

20 Ekim 2007 Cumartesi

Kızılderili Atasözleri

KIZIL DERİLİ ATASÖZLERİ
Ağlamaktan korkma! Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
Tanrı' nın kelimeleri meşe yaprağı gibi sararıp düşmez: çam yaprağı gibi ilelebet yeşil kalır.
Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz. (Ute Kabilesi)
Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın. (Fox Kabilesi)
Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır.
Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi makoseninin içine bak (Sauk Kabilesi)
Bir düşman çok, yüz dost azdır. (Hopi Kabilesi)
Bir kere "Al şunu" demek, iki kere "Ben vereceğim" demekten iyidir. (Kabilesi bilinmiyor)
Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar.
Bütün Kızılderililer her yerde durmadan dans etmelidir. Önümüzdeki ilkyaz Yüce Ruh gelecek. Bütün av hayvanlarını geri getirecek. Avdan geçilmeyecek bu topraklarda. Bütün ölü Kızılderililer geri gelecek ve yeniden yaşayacaklar. (Wovoka)
Doğum yapan herşey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatin dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere degişmeye başlamış olacaktır. (Mohawk Kabilesi)
Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.
Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım. (Apache Kabilesi)
Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! Şimdiki usul bu değil ama inanıyorum, insanlar bu yolu öğrenecekler.
Eğer sorsanız: 'Sessizlik nedir?' Cevap veririz: O Büyük Ruh' un sesidir. Yine sorsanız: 'Sessizliğin meyveleri nelerdir?' Cevap veririz: Kendi kendini kontrol, gerçek cesaret demek olan metanet, sabır, vakar ve saygı.'
Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir.
Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.
Gözün ile değil, yüreğin ile hüküm ver.
Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal (Lumbee Kabilesi)
Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.
Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir.
Herbirimizin farklı bir rüya gördüğünü hatırlatmakta fayda var.
İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar.
İlkbaharda usul usul yürü; toprak ona hamiledir...
İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları telaffuz edemez.
Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir bakış ile görmekten başka şey değildir. Hava ya bulutlu olacaktır, ya da güneş açacaktır. (Cherokee Kabilesi)
Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü! (Cheyenne Kabilesi)
Nimet de külfet de 'Büyük Ruh' un elindedir. Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır.
Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez, yaşayanlara ilave eder. (Hopi Kabilesi)
Senin vicdanın senden başkasını temsil edemez.
Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile, sadece onunla başkaları için fedakarlık yapabiliriz.
Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen birşey olduğunu anlayacak.
Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli. (Siyu Kabilesi)
Şeytan hakkında konuşmayın. Gençlerin kalbinde merak uyandırır. (Siyu Kabilesi)
Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onu Yaratıcı'dan ödünç aldınız. (Mohawk Kabilesi)
Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh'un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu farkettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir. İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki 'gerçek barış' dediğim birinci barış, insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.
Yağmur iyilerin üzerine de yağar, kötülerin de..
Yanlışı gören ve önlemek için eli uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur.
Yapmamız gereken: her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
Yaşlılık ölüm kadar şerefli değildir. Yine de çok kimse onu ister.
Yeryüzüne iyi muamele et! O babanızın malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız.
Dur, dinle. Hep konuşursan hiç bir şey duyamazsın.

Aşıklar Şehri

Dün akşam seni izledim gözlerimleAlsancağın hayat dolu;Belki bir dilencinin, belki bir gencin ayak bastigiArnavut kaldirimli, loş ışıklı yollarındaBir yalnız, bir hüzünle dolaştım sessizce.Kordon´da oturdum, yüzümü denize döndümTüm nefesimle hasretini çektim içime.Nasıl bıraktıysam öyle buldum saflığını.Her yanın sarılı, beyazlı ışıklarla kucaklanmıştı.Bir sana, bir denize, bir de o gökyüzüne baktım,Derin bir of çektim, gözlerim doldu inci taneleriyle.Sonra bir sigara yaktım çaresizliğimeOkkalı bir küfür salladım sensiz günlerimeGözlerim doluydu ama silenim yoktu.Havanin sıcaklığı soğutmaya başladı bedenimiVe yavaş yavaş kapattım gözlerimi,Yine Yalnızdım...

İzmir

BU AKŞAM

Bu akşam seni özlediğimi yazacağım
ve küllerimi yalnızlar sokağına döktüğümü
teninin kokusunu ciğerlerime işlediğimi
nar çiçeğinin güneşe gebe olduğunu
arının çiçeğe unutamadığı geceleri fısıldadığını
içimdeki tomurcuk mevsiminin yorulduğunu
durup durup şiirini okuduğumu
ve bana aktığını
ve sana usta ozanlardan
dizelerle seslendiğimi
Mesela
M.Cevdet Anday'dan Orhan Veli"den
becerebildiğim kadarıyla Özkan Mert'ten
Refik Durbaş'tan Sina Akyol'dan
ve senin bildiğin benim beğendiğim diğer ozanlardan
gözlerimdeki fotoğrafına baktığımı
ve akmaması için bir cigara yaktığımı
İzmir'in taşınmaz olduğunu
kordonun taşlarının çimen koktuğunu
ve sana aktığımı
ve seni öyle çok

öyle çok özlediğimi
bu akşam seni özlediğimi
ve içimdeki savaşı yazacağım

İzmire

İzmir'e Tahassür

Anne, deniz nerde, yalımız nerde? Hani gideceğimiz İzmir'e der de Beni uyuturdun dizinde anne! Geçende ablam da öyle diyordu Bu bahar İzmir'e girmezse ordu Kanmam sözünüze sizin de anne! Yeşil bir bahara büründü dağlar Bülbüllü bahçeler, üzümlü bağlar Kimlerin işine yarıyor anne! O bağlar nerede, bahçeler nerde? Her akşam güneşin battığı yerde Gözlerim İzmir'i arıyor anne! Şimdi bir kuş olsam, kanadım olsa İzmir'e giden yol eğer bu yolsa Bir başıma bile giderim anne! Bir çetin bilmece sorsam Paşa'dan Söylemem memleket bağışlamadan Mutlaka İzmir'i isterim anne!
Kemalettin Kamu

Gelmemi İsteme Dönemem İzmir

Gelmemi isteme,dönemem İzmir, Sokaklarını,sırlarını bilirim bir bir. Kopardılar dalından gonca gülümü, Elbet gün gelir özlersem ölümü; Gelmemi isteme dönemem İzmir, Niçin dönmediğimi bilirsin bir bir. Bakarsın ölüm çağırır gelirim İzmir, Rüzgar olur denizden eserim bir gün, Avuçlarımda yakamozlarla dönerim bir gün, İçim yana yana sönerim bir gün, Karşıyaka'da soldu tomurcuk gülüm, Artık çağırıyor beni de ölüm. Dönmemi isteme dönemem İzmir, Karşıyaka'da ne oldu bilemem İzmir, Ben bu acıyı kolay silemem İzmir, Hüzünle tükendi geçti bu ömür, Adımın anlamı olsa da özgür, Ben tutukluyum gelemem İzmir; Bundan sonra artık gülemem İzmir. Gelmemi isteme dönemem İzmir, Sokaklarını,sırlarını bilirim bir bir. Kopardılar dalından gonca gülümü, Elbet gün gelir özlersem ölümü, Gelmemi isteme dönemem İzmir, Niçin dönmediğimi bilirsin bir bir


alıntı

Kalbim Ege de Kaldı

Cigaramı sardım karşı sahileYaktım ucunda acılarıAğları attım anılar dolduAğlar hasretimin kıyılarıYareme tuz diyeYakamoz bastımTek şahidim aydıAman amanBir elimde defneBir elimde sevdanKalbim Ege'de kaldıKadehimi vurdumKarşı yakayaEfeler kalktı şerefeSevgimi attım dostlarım tuttuBir ağıt yaktım kadereAman efendimAyrılık ölümden beterCanım efendimYeter bu hasretlik yeterAman efendimBana bir merhaba gönderCanım efendimCanım efendim

SEZEN AKSU

Çocukluğumun Egesi

Kıyı Kıyı köylerinde sabahladım Ege''nin...Derin incisi körfezindeydi.Sevdalı gibi bakan gözleriyle her gece,Işıklarıyla selamlıyordu bu kenti.Sanki şehre hiç Yunan kokusu sinmemişti,Ya da darma duman edilmemişti,Atalarımız savaşmamıştı bu uğurda...Öylesine sakin, Nazlı nazlı dalgalanıyordu ki deniz... Sabah kahvaltılarında,Bir yudum sıcak çayın içinde Erirdi dost muhabbetleri.Kentin sokaklarından,Bir alay taburu edasıylaHuzur geçerdi.Ölünün arkasından derin yas olur,Kapanırdı tüm esnaf kepenkleri.Düğünlerde bayram havası eser,Bayramlarda ise dağıtırdı bakkalÇocuklara tüm şekerlemelerini...Çocukluğumu hatırlıyorum da,Aldığımız ekmeğin bereketi olurdu,Soğuk testi suyunun Alışılmış bir tadı. Şehir hatlarında ilerlerken sıkılmazdın.Durup selam veren,Geçtiğin yollarda gülümseyen İnsanlar olurdu.Simitçiyi tanırdın,Esnafı bilirdin.Kan kokmazdı sokaklar...Yazın turistleri selamlardı sıcak kumlar,Kışın birden öfkelenen rüzgarları...Cinayeti üçüncü sınıf romanlardan,Aşkı;Çanak antenli brezilya dizilerinden bilirdik...Ticaretin değil, Kışın yağan karların üzerinde Çocuk oyunuyduAyak kaydırmaya çalışmalar.Kıyı köylerinde sabahladım Ege''nin...Ve dün sabah farkettim;Meğer ne çok şeyi değiştirmişİnsansız caddelerin,İnsan olmaya çalışan gölgeleri...Artık fotoğraf albümlerinde selamlayacaklarÇocuklar,Geleceği....

Elif SEZGİN

Ah Egem

Ege’nin dağlarında dağlandım Ege’nin bağlarında bağlandım Ben gençliğimde Ege’me bağlandım Beşik kertmesiyle o yâre bağlandım Hasrettim yıllarca, Ege’me ve Egelime Ben ne çok özledim Ege’mi ve Egelimi Hasretleriyle közledim yıllarca ciğerimi İstenirse canımı veririm Ege ve Egelime Ege’nin dağlarındaki yeşil zeytin çok acı mı acı Ölüm Allah’ın emri, ayrılık hasreti ondan da acı Egeli Leyla’dır benim dermansız derdimin ilâcı Ah Egeli, başkaları acımadı, bari sen olsun acı Ah Egelim, Egelim seninle ne edelim Gel de seninle biraz muhabbet edelim Ege’nin bağlarının yaprağı sararmış, güz mü geldi Gözüm seğriyor acep senin başına bir hal mi geldi Ege’nin ovaları olmuş bembeyaz acep kar mı yağdı Bugün kulağım çok çınladı, acep beni o yâr mı andı Görenler sanki kızgın çölde gezen bir Mecnun sandı Yüreğim, yıllarca Leyla’nın hasretiyle kor gibi yandı Şu hayat yolunda düşe kalka yürürken çektim çok acı Çoğu zaman, anam oldu, evdeki benden de çileli bacı Dost ve akrabalar oldular zor günümde birer yabancı Dünya han, kullar hancı, acep ne vakit biter, bu sancı Şair der aslen Egeliyim ama Ege’ye ve Egeliye hasretim Sadece Ege’ye hasret olsam neyse Egelime de hasretim Gelse de yaz yeşillense Ege’min yeşil bağları bahçeleri Kavuşursak Egelimle o an yeşillenir, gönlümün bağları Dağlarında lâle sümbül açar, papatya kokar ovalarında Kuşlar, kelebekler, arılar uçar, bağları ve bahçelerinde Cemreler düşer, nazlı gelin gibi akan çay ve nehirlerine Eğer kavuşsam Leyla’ma, o an cemreler düşer nehrime Hor görmeyin dostlar, Ege’m ile Ege’lime olan ilgime Ben gençliğimi bıraktım, Ege’min bağ ve bahçelerinde Ben gönlümü kaptırdım, o Ege’nin bağ ve bahçelerinde Tâ ezelden beri, hayranımdır Ege’m ve Egeli sevdiğime Bayram TUNCA

Egeli Severse

Sarı tütünümü saraken ince kağıdına, Seni de yüreğim sarmıleyvedi sevgilim. Duygularıma doğru yolculuk yapaken, Sen de vadın yanı başımda sevgilim. Bu yolda doyasına şölü bi gezivecedik, Tüm gaygıları sızlanmıdan çekivecedik, Mutluluğu ortak tasdan içivecedik, Yarı yolda acımeyvedile, durduruvedile, Yüreğime yalnızlık gelepçesi vurduruvedile. Senin ah şu çevrecilik gaygısı, Büyüklerin yeşilcilik sevdası, Netice itibarıynen matımatik paydası, Bana galdı galik büyük saygısı. Gelivecesen gelive galik, bu gıda düşünme, Mecalsiz galıvedim seni gömeye düşümde, Birez osun sen de beni düşün de, Pozitif oluvesin negatiflee, düşünme.
'SEVGİDEM'İ adlı şiir kitabından'

Zafer Öğreten

Egeli Bir Yürek

Egeli bir yürek, Savurur dalgaları elleriyle Coşkuya vurur, Sevgiyi yağdırır suları Suları püskürtür gökkuşaklarına... Şarkılar söyler Hey! Egedir aşkını gizlediği mabet Oturur bakıp bakıp da ağlar Serin sularına karışır hayat... Çerez, rakı, kuşlar... Eski şarkılar denize akar Sularında gömülüdür aşk Sevgiyi söyler damlalarına Buharlaşıp göğe karışır Nefesiyle geri çeker sonra... //Aşk böcüğü desek olmaz Peki deniz böcüğü Böcükleri olur mu denizin// Hayal kurar yaslanır gövdesine Ege'yi seyre dalmış asırlık zeytin ağacının, Barışı söyler gözlerinin buğusu, Silueti döner gelir ak yüzlü sevgilinin... Yalıçapkınları kur yaparlar güzele, Döner, havada bir kalp çizerler, Kıskanır, kaçırır gider, Kuş olur, kucağında nazlı sevda, Açılır sahilden teknesiyle Issız adalara... Adada kuşlar, balıklar olsa da Onlar yeterler birbirlerine, Uzun uzun sessizce bakarlar batan güne, Yıldızları sayarken Uyurlar Elleri ellerinde... Bazen olgun, Bazen çocuk, deli dolu Hayatı koyar ceplerine, Kabarır taşar Dalga gibi uzun uzun Söyler yüreğini Ege'nin... Egeli bir yürek tanırım dostlar Su içine, İçinden su akar...

Eda Keskin

Canım İzmirim

Egenin incisi canım izmirim Gözmü değdi balçıklara belendin Denizinle insanınla nede güzeldin Egenin incisi canım İzmirim Suların yükselmiş sellerin coşmuş Ev yıkmışsın can almışsın coşmuşsun Derdin neydi neye kızdın hırslandın Egenin incisi canım İzmirim Kordonboyu Karşıyaka nede güzeldi Gelinlik kız gibi gözün süzerdi İnsanları ilah varlığın berrak Egenin incisi canım İzmirim Gemilerin üzgün Kaptanın yorgun Suların yükselmiş denizin coşkun Sana damı geldi afet ve vurgun Söyle güzel izmir neden üzgünsün Evlerin yıkılmış Suların kesik İnsanların kırgın Turistin suskun Ceryanın can almış analar yorgun Söyle güzel İzmir neden hırcınsın DÖNER ÖZEKE

Egenin Yüreğinde

Ege Deniz'imizin önce kirliliğine, Sonra boşvermişliğin yazdım serkeşliğine, Kulak vermiş yetkili temizlemiş bağrını, Feryat eden Ege'nin duyunca çağrısını. Yine temiz denizin berraklığı coşacak, Yakamozlar göz kırpıp görünüp kaybolacak, Sevdalılar kıyıda mehtabı seyretmeli, Gitarıyla aşıklar şarkılar söylemeli. Karşıyaka sahili grubun seyir yeri, Bayraklıda esmeli seherin tatlı yeli. Alsancak ve pasaport gezi merkezi olmuş, Hüzün saçan sahiller mutluluklarla dolmuş. Güzelyalıdan sonra Narlıdere sahili, Modern gezi yerleri coşturmuş gönülleri. Ege Deniz'im artık umut ve sevgi kokmuş, Gönüllerin telinde sevgiye mızrap olmuş. Mavi gönlü Ege'min sevimli çocuğusun, Bazan hırçın çırpınır bazan da durulursun. Ege'linin gururu Ege Deniz'im benim, Senle gülüp ağlıyor sana aşık gözlerim. Aşığım dalgaların hırçın çırpınışına, Sonra durup sessizce birden mahzunlaşmana, Seni seyrediyorken dertlerden arınırım, Sanki kanatlanır da yüreğinde uçarım.

Meziyet Ak

Egede Bir Aşk Sabahı

Uyandım bir sabah dalgaların sesinde; Baktım dışarıda deniz sengibi kokuyordu. O gizli kıyılarda rastladım gülüşüne; Daldım ve şimdi çıkıyorum denizinden. Bu günlerde buralar sen kokuyor; Bu sahilde o güzel günlerimiz. Gitmiyor gözümün önünden; Her bu zamanda uğrarım bu sahile. Belki bulurum denizden çıkarırım seni. Biliyormusun bir sabah uyurken; Sen yatıyorsun yanımda sessizce; Bakakalıyorum o melek yüzüne; Unutamıyorum halen. O bira ile balık yediğimiz günü; Ondan sonra saz çalıp; Türküler söylediğimiz. İşte bu sahilde geliyor aklıma; Benim anılarım bu sabah canlanıyor Günler senin hatıranla zor geçiyor Yaşamak ve taşımak zor geliyor Yokluğun acı veriyor bu sabahta İçimdeki çocuk ölüyor sen yoksun Sigaram kömür oluyor ciyerlerime Bir sabah (uyanamıyorum) O Egede bir aşk sabahında.

Fatih Duran

Egeden Esen Rüzgar

Egeden esen rüzgâr sert olur dediler, Dinlemedim onları… Zaten gariptir; Ben hiçbir şey yokken özlüyordum seni, Sanki biz sevgiliymişiz gibi, Aramadığına üzülüyordum, Ama demişlerdi; Sert olurdu İzmir’in rüzgârı, Kırar geçerdi kalbinin kapılarını, Öylede oldu galiba, Kırdı geçti kapıları, Keşke her kırış böyle güzel olsaydı…

Hakan Yandım

Egenin Efeleri

Avına atılan bir kartal gibi Yiğitçe açılmış kollar Sarsıyor her diz vuruşta yerleri Meydan okuyor sanki dünyaya Egenin efeleri Çoştukça çoşuyor her mızrapta Yükseliyor göklere mertlik yiğitlik Göğsüne sığmıyor aşk dolu yürekleri Vakur adımlarla birer dev gibi Harmandalı oynuyor Egenin Efeleri

Süleyman Sönmez

Egeden

Bir ege meltemine uyandı sabah.....Özdere'de... Mandalina ağaçları... Maxima..... duygular... Hazanın son günlerini yaşarken sabah.... ılıktı rüzgar... gün ve güneş eleleydiler..sahilde... denizde maksimum pırıltılar... çakıl taşları topladım... içinde... gümüş..ışıltılar... dalgaların... sakin sesi... vuruyordu sahile.... hazan renkleri... serpilmişti... ben alabildiğine çekerken.. içime....nefis havalarını...egenin.. bir cocuk... denize giriyordu... bahçede nostalji kokuyordu.. hurmalar... şarkılar... 70'li yılları... söylüyordu... duygulardı... sabaha doğan... gözlerim kapalı... Bana... uzun gecenin...içinden kalan

Nevin Kalafatoğlu

Ege Egeli Gibisi

Güler yüzlü can dostu Sıcak kanlı insanı Cennet gibi her yanı Varmı EGE gibisi Varmı Egeli gibisi Zeybeği ve EFE si BERGAMA sı EFES.i İZMİR i dir incisi Varmı EGE gibisi Varmı EGE li gibisi FETHİYE si MUĞLA sı Sahilleri aynası AFYON da kaplıcası Varmı EGE li gibi si Varmı EGE gibi si MANİSA nın bağları Kekik kokar dağları Ne güzeldir yazları Varmı EGE li gibisi Varmı EGE gibisi

Haşim Koç

Olursa Egemde Olsun

Olursa senden olsun İstemem başkasını Egem de olsun tufanlarım Ne olursun Kırık dökük sandal gibi Saklı ve gizli, Barınaktaki yavru gibi Zavallı ve ürkek, Egem de olsun dualarım Ne olursun Olursa candan olsun İstemem başkasını Egem de olsun gözyaşlarım Ne olursun Tufanlarım sende olsun Dualarım sende olsun Gözyaşlarım helal olsun Gülerim ben yine de Gülüşüm canın olsun Olursa da Egem de olsun
15.01.2006

Aysu Dede

Ege Denizi

Sevdiğim uzaklarda,yüreğim çok aç oldu, Derdime bir çare bul,gülüm Ege Denizi. Hasret bir fidan idi, büyüdü ağaç oldu, Her dalının meyvesi ölüm Ege Denizi. Zannetmeki içimde halaylar çekiliyor, Zannetmeki sonbahar ekinler ekiliyor, Her hatırlayışımda gözüme yaş doluyor, Yardan ayrı yaşamak,zulüm Ege Denizi. Dün aramak istedim hatrını sormak için, Aramızdaki dağı bıçakla yarmak için, Seni çok seviyorum diye haykırmak için, Telefona gitmedi elim Ege Denizi. Sevdiğimi söylesem kızar dinlemez diye, Kalbimi kırar belki özür dilemez diye, Benim çektiklerimi o da bilemez diye, Anlatmaya varmadı dilim Ege Denizi. Düşünmüyormuyum ben hasreti yok etmeyi, Ege seni yar için bir süre terketmeyi, Ne kadar da isterdim şimdi kalkıp gitmeyi, Aya gitmekten uzak yolum ege denizi. Bir seneryo yazılmış,ben de oyuncusuyum, Kimbilir aşıkların belki sonuncusuyum, Belki kocaman deniz,belki bir damla suyum, Benim hayatım filim,filim Ege Denizi. Sen de üzüldün belli köpürdü dalgaların, Anladın acısını değil mi uzakların, Sen en sadık dostusun gece karanlıkların, Ruhumun penceresi tülüm Ege Denizi. Öyle takatsizimki yenik düştüm sılaya, Gözbebeklerim dalmış koynundaki şu koya, Kirpiklerim kapanır dalar isem uykuya, Bil ki o uyku değil ölüm Ege Denizi.

Serkan Uçar

Egenin İncisi İzmir

İlk kurşun anıtın inan şahane Güzelliğine kimse bulamaz bahane Bayraklı, Eşrefpaşa, Basmahane Egenin incisi sensin ey İzmir Taş surlu kadife kalen ayakta Şehit kanı vardır bu bayrakta Efemin naşıda bu toprakta Egenin incisi sensin ey İzmir Atam ki yunanı denize sende döktü Söyle Türkün bileğini kim büktü Söyle dağlarına duman mı çöktü Egenin incisi sensin ey İzmir Meryem ana koynunda yatıyor Efes ki güzelliğine güzellik katıyor Sende akşam güneşi farklı batıyor Egenin incisi sensin ey İzmir Denizin ki pırıl pırıl parlıyor Kaptanların konağına gemileri bağlıyor Sularında balıkların çağlıyor Egenin incisi sensin ey İzmir Fuarın ki dünyada yok bir eşi Bu şehrin bir başkadır güneşi Burada gör insanı, dostu, kardeşi Egenin incisi sensin ey İzmir İzmir ki turistlere duraktır Kışları ılıman, yazları ne de kuraktır Verimlidir toprakları, ne de çoraktır Egenin incisi sensin ey İzmir Seni görmeyen bu vatanı gezmemiştir İzmirlim senden başkası şu yunanı ezmemiştir Hangi ressam seni çizmemiştir Egenin incisi sensin ey İzmir İzmirim ki şehitlerin yurdudur Karşıyaka, kordonboyu aşıkların yoludur Bu serdar da Allahın bir kuludur Egenin incisi sensin ey İzmir

Serdar Sayıl

Egenin İncisi

Ege`nin incisi derler ben Ege Deniziyim,Gözünüzde parlayan bir Ege güzeliyim.Aşklar fısıldayan dalgalar serinletir,Egeliler sevgiyle sesime kulak verir.Duydunuz biliyorum Egelilerim beni,Hasretle beklediniz tertemiz denizimi.Temizlerseniz içimi, koklarsınız nefesimi,Nefesimin o tertemiz serinliğini.Kıyılara güzellikler katarak başlayın,Plajlarımda yaşasın mutlu aşıkların,Sonsuz mutluluklarla coşkuya kucak açın,Hatıralarınızda güzelliklerimi sizlerde yaşayın


MEZİYET AK

Ah Egem

Ege’nin dağlarında dağlandım Ege’nin bağlarında bağlandım Ben gençliğimde Ege’me bağlandım Beşik kertmesiyle o yâre bağlandım Hasrettim yıllarca, Ege’me ve Egelime Ben ne çok özledim Ege’mi ve Egelimi Hasretleriyle közledim yıllarca ciğerimi İstenirse canımı veririm Ege ve Egelime Ege’nin dağlarındaki yeşil zeytin çok acı mı acı Ölüm Allah’ın emri, ayrılık hasreti ondan da acı Egeli Leyla’dır benim dermansız derdimin ilâcı Ah Egeli, başkaları acımadı, bari sen olsun acı Ah Egelim, Egelim seninle ne edelim Gel de seninle biraz muhabbet edelim Ege’nin bağlarının yaprağı sararmış, güz mü geldi Gözüm seğriyor acep senin başına bir hal mi geldi Ege’nin ovaları olmuş bembeyaz acep kar mı yağdı Bugün kulağım çok çınladı, acep beni o yâr mı andı Görenler sanki kızgın çölde gezen bir Mecnun sandı Yüreğim, yıllarca Leyla’nın hasretiyle kor gibi yandı Şu hayat yolunda düşe kalka yürürken çektim çok acı Çoğu zaman, anam oldu, evdeki benden de çileli bacı Dost ve akrabalar oldular zor günümde birer yabancı Dünya han, kullar hancı, acep ne vakit biter, bu sancı Şair der aslen Egeliyim ama Ege’ye ve Egeliye hasretim Sadece Ege’ye hasret olsam neyse Egelime de hasretim Gelse de yaz yeşillense Ege’min yeşil bağları bahçeleri Kavuşursak Egelimle o an yeşillenir, gönlümün bağları Dağlarında lâle sümbül açar, papatya kokar ovalarında Kuşlar, kelebekler, arılar uçar, bağları ve bahçelerinde Cemreler düşer, nazlı gelin gibi akan çay ve nehirlerine Eğer kavuşsam Leyla’ma, o an cemreler düşer nehrime Hor görmeyin dostlar, Ege’m ile Ege’lime olan ilgime Ben gençliğimi bıraktım, Ege’min bağ ve bahçelerinde Ben gönlümü kaptırdım, o Ege’nin bağ ve bahçelerinde Tâ ezelden beri, hayranımdır Ege’m ve Egeli sevdiğime

Bayram TUNCA

Ege

Tepelerden değil bulutlardanBulutlardan değil, maviliktenDeğil... Değil, ondan da değilDüşünemediğim uçsuz gök denizlerindenSana iniyorum,Sana geliyorum.Bir küçük renksiz insanım benİniyorum sana Tanrısal güzelliklerdenKarışıyorum cümbüşüne ses, ışık, renkRenk, ışık, ses,Işık, ses, renkSenin de bunlarla mutlu olduğunu hiç bilmeyerek.Varıyorum Ege, bak güzelliğimeBir gözüm sen dolu, bir gözüm gökyüzlerini taşıyorBir elim, İzmir salkımla vatanBir elim, bağbozumu tadımda DianizosSonsuz yanaklarım benim, Efesler yankılıyor.Gör Ege'm sensizliğimiUçuyorum desem, anlatamamEriyorum, bambaşka gök yellerleSeni özlüyorum amaBırakmıyor, yeşille can olan yeşilsiz insanlığımYüreğimi çekiyor ötelere hiç bırakmıyorBen mavi derken, o yemek istiyor.Tepelerden değil, gerçeklerdenİmgeleri bozdum değil mi Ege?Sen, bu akşam tüm güzelliğini soyun daBalık ol, bir tek doyuran balık olGel bizim gecekonduyaGel ha!..Gel de soğan ekmek yiyelim.

İBRAHİM ZEKİ BURDURLU

Egenin Ela Kıyıları

Ege’nin ela kıyılarında
Korkuyla yaşar zeytin ağaçları

Oysa dokunsa bir kız
Bu taraftan
Dökülür meyveleri karşı kıyıya
İncir kuşu devşirdiği incirleri
Taşır da ada vadilerine
Bölüşür Yunan çocuklarıyla

Söyler şiirleri, içli şarkıları
Ritsos ile Theodorakis
LivaneliUçurur kardeşlik türkülerini
Hüzünlü, üzgün sulara

Ege’nin ela tepeleridir yüreğim

İki kıyının güzel çocukları
Tutuşup el ele
Karşılıklı oynayın çelikçomağı
Sirtaki ve ZeybekKöprü olur aranıza

Ege’nin ela kıyılarında
Kucaklaşır sonbahar anıları


MUSA ÖZ

Şansın da Bu Kadarı

Kadının biri, 46 yaşındayken kalp krizi geçiriyor vehastaneye kaldırılıyor. Ameliyat masasındayken, ölüme yakın, birden bir Hayal görüyor.Azraili görüyor ve soruyor: 'Benim saatim geldimi?'Azrail cevap veriyor:'Hayır, senin daha 43 sene, 2 ay vede 8 günün var'.Narkozdan uyandığında, estetik yaptırmaya karar veriyor. Yüzünü gerdirttiriyor, dudaklarını doldurtturuyor vedeGöğüslerini düzelttiriyor.Kısacası: 'Yeniden doğmuş gibi'Daha uzun bir süre yaşıyacağını bildiği için şimdi, o kadar ameliyatın değdiğini düşünüyor. Son ameliyattan sonra, hastaneden tamamen yeni bir insan gibi çıkıyor.Tam karşıdan karşıya geçiyor ki, ambülans çarpıyor. Ölüyor. Cenette Azrail'e soruyor: '40 seneden daha fazla yaşıyacağımısanıyordum! Neden o zaman bana o ambülansın çarpmasını sağlayıp, Beni öldürttün?'Azrail cevap veriyor:'Kız, allah canını almasın ben seni tanıyamadım

Klasik Temel

Temelle oğlu İstanbulu hiç görmemişler ve bir iş için oraya giderler. Küçük köylerinden sonra gördükleri her şeye şaşırır ve hayretler içinde kalırlar. Taksim'de gezerlerken bir otelin içine girerler. bir bakarlar ki demirden duvarlar ve bu duvarlar otomatik olarak açılıp kapanabiliyor. Tabii ki ikisi de şaşırmış. Temelin oğlu babasına sormuş ; "Buba bu ne ya?" Temel hayatında hiç asansör görmediği için şu şekilde yanıtlamış "Oğlum ben böyle bir şeyi hayatımda görmedim, ne olduğunu bilmiyorum." İkisi de büyük bir şaşkınlıkla bu duvarlara bakarken 150 kiloluk şişman bir bayan açılan duvarlardan küçük bir odanın içine girer. Duvarlar yine kapanır ve numaralar birer birer yükselmeye başlar. Daha sonra numaralar küçülmeye başlar. Temel ve oğlu şaşkınlık içindedirler. Birazdan duvarlar yine açılır ve dışarıya 24 yaşlarında çok güzel,seksi, zayıf ve sarışın bir bayan çıkar. Temel gözünü bu bayandan ayırmadan oğluna sessizce ; "Hemen git ananı al ve buraya cetur."

Şnsmı Demeli Şanssızlıkmı

- Babam öldü, demiş Temel.
- İlyas sormuş: Neden öldü?
- Apartmanın sekizinci katının balkonundan düştü.
- Eyvah parçalandı mı?- Yok, girişteki bakkalın tentesine düşünce oradan havalanıp karşı apartmana yöneldi.
- Apartmana mı çarptı, nasıl oldu?
- Yok, karşı apartmanın balkonunda çamaşırlar asılı idi. Çamaşır ipine vurup fabrikanın bahçesine düştü.
- Orada mı öldü?
- Yok, fabrika çelik yay fabrikası, bahçedeki yayların üzerine düşüp havalandı yeniden...
- Peki sonra?
- Sonrası ne? Baktık ki yere inmiyor, biz de vurduk onu.

Bebeğimin İlk Sınav Kağıdı İkinci Yazılısı:)

Bebeğim dün 2 yazılısını oldu. Sınav deyince anlamıyo sınav ne diyor. Öğretmeni yazılı kağıdının üstüne tebrik ederim yazmış . Nasıl hoşuma gitti. Bir de imzalattı işte o zaman kendi öğrencilik hayatım aklıma geldi. Hiç sevmemiştim ben ilkokul öğretmenimi onun bir kaç tane öğrencisi vardı diğer öğrenciler ki ben bu gruptayım dış kapının dış mandalından faksızdık. O yüzden çok dua etmiştim kızımın seveceği bir öğretmeninin olmasını ve Öğretmeni tarafından sevilen kollanan gruptan olmasını. Dualarım kabul oldu galiba kızım öğretmenini öğretmenide boncuğumu çok seviyor. İnşallahda hep böyle devam eder. Bebeğim için haftenın en güzel günü bu gün . Çünkü haftada bir gece bizimle yatma hakkı var. Cuma olmasına rağmen biz yat dediğimiz zaman yatıyo. Hafta içide böyle olsa iyi olacak ama neyse:( Yarın cumartesi havanın güzel olmasını ümit ediyorum kızımla gezmek istiyorum çünkü

16 Ekim 2007 Salı

Güneş Batmış Ay Gökyüzünde Gezinmeye Çıkmış

Güneş batmış, ay gökyüzünde gezinmeye çıkmış. Gecelerden bir gece sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış…
Uzak memleketlerin birisinde tahtına düşkün, zengin mi zengin bir padişah yaşarmış. Adil olmasına adilmiş ama, burnu kanasa bütün ülkeyi ayağa kaldırırmış.
Birgün öyle hastalanmış, öyle hastalanmış ki; ayağa kalkamaz, sarayının bahçelerinde zevkle gezinemez olmuş. Ülkede ne kadar iyi doktor varsa çağırmışlar. Ne kadar ilaç varsa denemişler, ama bir türlü padişahın hastalığına çare bulamamışlar.
Yaz gelmiş, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşmaya başlamış. Güneş parıldıyor, herkesi evinden dışarıya çağırıyormuş. Fakat padişahımız, iyileşemediği için bu güzellikleri pencereden seyretmekle yetinmek zorunda kalıyormuş.
Birgün bütün doktorlar bir araya gelerek padişahın hastalığını konuşmaya başlamışlar. Artık onlar da sıkılmış bu olaydan. Çünkü padişah hergün onlara kızıyor, bağırıyormuş:
- Siz ne biçim doktorsunuz. Hepinizi astırmak lazım. Zindanlarda süründürmek lazım. Kafanızı uçurmak lazım…
Doktorlar korkuya kapılmaya başlamışlar bu tehditler karşısında. En kısa zamanda padişahın hastalığına bir çare bulamazlarsa başlarının derde gireceğini seziyorlarmış. Nihayet içlerinden biri meydana çıkarak;
- Arkadaşlar, demiş. Buradan çok çok uzakta bir memleket var. Adı Sevilenya… Orası ilimde ilerlemiş bir memlekettir. Bütün alimler mutlaka oraya gider ve ilmine ilim katarmış. İşte o memlekette yaşayan bir doktorun ünü dünyaya yayılmış. İyileştiremediği hasta, çaresini bulamadığı hastalık yokmuş. Padişahımıza söyleyelim haber salsın çağırtsın onu. Biz de rahatlayalım.
Doktorların hepsi bu fikre katılmışlar ve içlerinden birisini sözcü seçerek padişaha göndermişler. Padişah anlatılanları dinledikten sonra hemen emir vermiş:
- Derhal hazırlıklar başlasın. Yarın sabah yola çıkacak bir birlik oluşturulsun.
En güzel hediyeler, kese kese altınlar doktora verilmek üzere hazırlanmış. Ve ertesi sabah bilinmeyen ülkeye doğru yolculuk başlamış.
Akrep yelkovanı, gece gündüzü, ilkbahar kışı kovalamış yaz gelmiş. Padişahımız her sabah heyecanla uyanır sorar olmuş:
- Geldiler mi?
Çevresindekiler çekinerek cevap verirlermiş:
- Henüz gelmediler padişahımız.
Birgün güneş yüzünü dağların ardından göstermeden, ay yıldızlarla gökten çekilmeden nal sesleri şehrin sokaklarını inletmeye başlamış. Saray kapısı açılmış, muhafızlar hemen doktorlara haber vermişler:
- Birlik geri dönmüştür.
Doktorlar, padişahın hastalığına derman olacak doktorun gelip-gelmediğini öğrenmek için bahçeye inmişler. Arabadan, siz deyin çınar boyunda, ben diyeyim kavak boyunda bir adam inmiş. Bir ân ürkmüşler. Bakışlarında bir baykuş keskinliği varmış. Hürmette kusur etmeden odasını göstermişler, dinlenmesi için. Fakat kabul etmemiş:
- Hastamız nerededir? Bir insan acı çekerken ben nasıl dinlenebilirim!
Doktorlar şaşkın şaşkın padişaha haber salmışlar. Padişah haberi alır-almaz;
- Aman hemen gelsin. Kaç zamandır gözlerime uyku girmez. Acıdan yüreğim duracak sanırım. Hemen gelsin hemen, demiş.
Bu, adı daha önce hiç duyulmamış ülkeden gelen doktor, elindeki ufak çantayla padişahın huzuruna çıkmış. Padişahın ağrıyan bacağını saatlerce incelemiş ve sonra şunları söylemiş:
- Dokuz yaşında bir erkek çocuk bulunmalı. Bu çocuk kesilecek ve midesi bacağınıza sarılacak. Üç gün içinde hiçbir şeyiniz kalmaz, ayağa kalkarsınız.
Padişah, askerlerini böyle bir çocuk bulmaları için göndermiş. Bütün okullar, bütün evler araştırılmış. Ve nihayet dokuz yaşında, çok güzel bir erkek çocuğu bulunmuş.
Askerler çocuğun annesiyle, babasıyla konuşmuşlar, durumu anlatmışlar. Zaten bütün halk padişahın hastalığından haberdarmış. Ama anne ve baba çocuklarının kesileceğine çok üzülmüşler. Ağlamış, sızlanmışlar. Yalvarmışlar. Ama kimse onları dinlememiş. Çocuğun babası vezire gelerek;
- Oğluma kıymayın, demiş. Onun yerine beni öldürün. O benim tek çocuğum. Beni ondan ayırmayın. Ne olur yapmayın bunu!
Vezir, çocuğun babasını karşısına oturtmuş ve şunları söylemiş:
- Sen bir çocuğun mu, yoksa bir padişahın mı ölmesini istersin? Eğer padişahımız ölürse hâlimiz nice olur hiç düşünmüyor musun? Düşmanlarımız memleketimizi istilâ ederler. Bu daha mı iyi? Akılsızlık etme. Sana bin altın veriyorum. Hiç oğlun olmadığını düşün.
Çocuğun babası o kadar altını daha önce birarada hiç görmediği için heyecana kapılmış ve razı olmuş:
- Varsın padişah yoluna öldürülsün benim oğlum, demiş.
Oğlunun karşılığı olarak aldığı altınlarla eve dönmüş. Çocuk, babasına sarılıp ağlamış.
- Beni öldürmeyecekler değil mi, diye sormuş babasına.
Adam oğluna diyecek bir söz bulamamış, susmuş kalmış. Ertesi gün de çocuğun annesi vezirin yanına gitmiş. Yalvarmış, yakarmış. Ama vezir ona da bin altın vererek bu işe rıza göstermesini sağlamış. Çocuğun annesi ağlamayı bırakarak;
- Eh, madem ki hayırlı bir iş için ölecek, ne yapalım ölsün, demiş.
Padişah, anne ve babadan izin aldıktan sonra devrin bilginlerini yanına çağırtmış. Bir de onlardan izin almak istiyormuş. Bazıları bunun yanlış olduğunu söylemişler, bazıları padişahın ölümünden daha hayırlıdır demişler. Sonunda çocuğun kesilmesinde bir sakınca olmadığı kararına varmışlar.
Bütün ülkeye bu olay duyurulmuş. Herkesin dilinde kesilecek çocuk varmış. Kimileri duyduklarına inanamıyor, kimileri çocuğa acıyor, kimileri de padişah iyileşecek diye seviniyormuş.
Kısa zamanda şehrin meydanı hazırlanmış. Halk merasimi seyretmek için meydana toplanmış. Çocuğun annesiyle babası halkın önünde çocuklarının kesilmesine izin verdiklerini, bilginler de çocuğun hayırlı bir iş için öldürüldüğünü söylemişler.
Zavallı çocuk hiçbir şey yapamıyormuş. Kesileceği yere çıkarılmış. Herkese bir bir bakmış ve babasına dönerek konuşmaya başlamış:
- Babacığım, hani ben senin tek çocuğundum. Hani beni çok severdin. Şimdi bensiz ne yapacaksın? O altınlar benim yerimi tutabilir mi?
Çocuk sonra da annesine dönerek konuşmuş:
- Ya sen anneciğim, nasıl izin verebildin biricik oğlunun öldürülmesine! Demek ki beni gerçekten hiç sevmedin. Üzülmeyecek misin?
- Peki siz, sevgili bilginler. Dokuz yaşındaki bir çocuğun öldürülmesinin yanlış olmadığını nasıl söylersiniz? Ben kimsenin canını acıtmadım ki. Padişahımızın hastalığının sebebi de ben değilim. Kimseyi de öldürmedim.
Son olarak padişaha dönmüş:
- Padişahım, iyileşmek için beni öldürüyorsun. Oysa biz seni sığınak kabul ediyorduk. Senin ülkende bunun için yaşıyoruz. Bizi koruduğun için… Demek ki ülkemize bir şey olsa hiçkimse sana sığınamayacak, demiş.
Çocuk bakmış kimse yardım etmeyecek, başını gökyüzüne kaldırmış ve dudaklarını kıpırdatmaya başlamış. Padişah onun bu hâlini görünce sormuş:
- Şimdi ne yapıyorsun?
Islanmış gözlerini padişaha çeviren çocuk, ağlamaklı bir sesle cevap vermiş:
- Sen annemi, babamı, bilginleri razı etmişsin. Bana da sığınabileceğim tek bir yer kalıyor. Yalvarıyorum ki beni kurtarsın. Siz beni anlamıyorsunuz.
Padişah bu sözleri duyunca şaşırıp kalmış ve hatasını farkedivermiş:
- Bırakın çocuğu, demiş. Benim ölümüm bu bacaktan olacaksa olsun.
Bu olaydan sonra padişahın bacağı nedense hiç ağrımamış. Ve padişah çocuğu yanına alarak beraberce güzel bir hayat geçirmişler

Küçük Aşkım Okula Başladı

Bebeğim okula başlayalı tam 37 gün oldu bu gün oysaki ben daha dün doğum yaptım dün ilk kez kucağıma aldım kokusunu içime çektim günler ne kadar çabuk geçiyor. Kızım 7 yaşında oldu bile allah kızlarıma daha nice 7 yıllar göstersin sağlıkla mutlulukla ve HUZURla... Ömrümüzde böyle geçiyor işte göz açıp kapayana kadar . Böyle düşündüğüm zaman işe gittiğim için çok üzülüyorum. Kuzumla daha fazla vakit geçirebilirim diye düşünüyorum Sonra vazgeçiyorum böylesi daha iyi diyorum . Hangisi daha iyi şu an bilemiyorum yıllar sonra anlayacağım galiba.Ama seni çok seviyorum annecim . Annem Babam Ablam Eniştem size söyleyemesemde sizi de çok seviyorum

11 Ekim 2007 Perşembe

Çoban Çocuğu

Bir zamanlar her soruya insanı şaşırtacak cevaplar veren akıllı bir çoban çocuğu varmış. Şöhreti etrafa öyle yayılmış ki, kral da merak edip çocuğu saraya davet etmiş:“Sana üç soru soracağım.” demiş.“Birinci sorum şu: Dünyadaki bütün denizlerde kaç damla su vardır?”“Haşmetli kralım...Yeryüzündeki bütün ırmakların akışını durdurun bir süre...Ben sayarken yanlış olmasın. Sonra ben size denizlerde kaç damla su olduğunu söyleyeceğim...”Bu akıllıca cevaba hayret eden kral ikinci soruyu sormuş:“Gökyüzünde kaç yıldız vardır?”Çoban çocuğu:“Bana büyük bir tabaka kağıt verin.” demiş.Kağıt getirilince, üzerine sayılamayacak kadar nokta koymuş.Sonra kağıdı krala uzatarak:“Bu kağıdın üzerinde ne kadar nokta varsa gökyüzünde de o kadar yıldız vardır.Sayın inanmazsanız.” demiş. Kral son soruyu sormuş:“Sonsuzluk nedir?”“Bizim köyde bir dağ vardır. Yüksekliği, genişliği, uzunluğu tam bir saat çeker.Oraya yüzyılda bir kuş gelir ve gagasını bir kayaya sürter. Bütün dağ yok oluncaya kadar, sonsuzluğun yalnız bir saniyesi geçmiş olur.Gerisini siz hesaplayın...”Çocuğun zekasına hayran kalan kral:“Sen bütün sorduklarıma bir bilgin gibi cevap verdin.Şimdiden sonra benim sarayımda oturacak ve öz oğlummuş gibi saygı göreceksin.” demiş.

10 Ekim 2007 Çarşamba

İyi Kalpli Kız

Issız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki "Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim." Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş. "Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler" diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş. Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses "gel" diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses "girsene içeri" demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş. Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek.. Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş "güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? " Hayvanlar hep bir ağızdan "bizce uygun" demişler. Yaşlı adam kıza dönerek "burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir" demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra "o kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde? " Hayvanlar seslenmişler "onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam "haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım" demiş. Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş.Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın "benim suçum yok. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti... Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir." Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: "Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz!" Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. "Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?" Hayvanlar aynı yanıtı vermişler "bizce uygun" demişler. Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar "onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir!" Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş.Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak!" Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. "En sevgili yavrumu da mı yitireyim?" demiş. Adam da "merak etme, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler." Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş. Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş "güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz.?" Onlar da bir ağızdan "bizce uygun" demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra "ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim" demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: "Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim" demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız "artık ben de dinlenmeliyim" demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış.Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün? Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş. Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız "gidin, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim." Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş "ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı.Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü."Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış. Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız "ama benim öbür kız kardeşlerim nerede?" diye sormuş. Oğlan yanıt vermiş: "Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler!..."
alıntı

9 Ekim 2007 Salı

Bir bayram daha bitti... Yaşanmişların arasında sadece anısı kaldı. Bazen keder veren bazende mutluluk veren acı tatlı yaşanılanlar gibi. Hayat bazen ne kadar acımasız davranıyo insana yada hayat mı insanlarmı olaylarmı tam olarak bilemiyorum. 8 yıl oldu Ankaraya taşınalı daha dün gibi olmasına rağmen . O güne geri dönebilecek olsam tekrar ankaraya tayin istemeyi düşünürmüydüm bilemiyorum ama şu an zor geliyor. Belkide yeni bayramdan çıktığımız için böyle düşünüyorumdur. Özellikle bayramlarda uzaklıktan dolayı içimin daha bir acıdığını hissediyorum. Oysa ki alıştığımı sanıyordum . Ailemle aynı havayı soluyamamak aynı yağmur altında ıslanamamak güneşimizin aynı anda doğup aynı anda batması derin derin nefes aldığımda rüzgarla karışan deniz yosun kokusu . En önemliside kızlarımın yani burcum ve busemin ilk aşık olmalarını yaşadıkları küskünlükler sonrası yorgun ruhlarını genç kız olmaya adım attıkları günlerdeki heyecanlarını ben göremiyorum Kısacası özledim hepsini çok özledim. Oysa ki böyle düşlememiştim ben ablamla kızlarımızı birlikte büyütecektik aynı zamanda birbirimizin en iyi dostu olacaktık. Gene de şanslıyım burada gerçek dost diyebileceğim emoş demoş selva pınar var. Bir tanem göz bebeğim tatlı boncuğum var . Bayramda o da çok mutluydu . Çünkü gezmeğe gitti çünkü evimize misafir geldi . Çocuklar için mutluluğun tarifi ne kadar basit olabiliyor bazen. Küçük aşkım bana hep keşke bizde sihir yapabilseydik der keşke anneciğim keşke yapabilseydik olağanüstü güçlerimiz olsaydı da istediğimiz an özlediklerimizin yanında olabilseydik.

8 Ekim 2007 Pazartesi

Haylaz Gencin Sihirli Fasulyeleri

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş. Dalikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.
“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam. Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı’nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş. “Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş. Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.
Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış. “Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı. “Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.” Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:
“Fee-fi-fo-fum,işte bir çocuk kokusu duydum.Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek.Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”
“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş. Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış. Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.
“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış. Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış. “Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”
Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş. Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış. Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine. “Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı. Delikanlı orada değilmiş tabii ki.
“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar. Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış. “İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış. Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.
“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!” O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış.
alıntı